Evrensel Bir Tanımın Yokluğu: Kimin Terörist Olduğuna Kim Karar Verir?


Terör, insanlık tarihinin en kaygan kavramlarından biri. Şiddeti, korkuyu ve siyasal bir amacı bir araya getiren bu kelime, kimi zaman bir devletin güvenlik kalkanı, kimi zaman bir halkın çaresiz çığlığı oluyor. Peki, “terörist” dediğimizde tam olarak neyi kastediyoruz? İster devletin elinden çıksın, ister bir grup insanın çaresizliğinden doğsun. Ama işte mesele şu: Bu kavramın evrensel bir tanımının olmaması, onu hem bir hukuk boşluğuna hem de derin bir ahlak tartışmasına sürüklüyor. Birileri için “terörist” olan, başkaları için “özgürlük savaşçısı” oluveriyor; bu ikilem, kelimenin kendisinden çok, onu kimin dillendirdiğine bağlı bir gölge oyunu. 





Güç, şiddet ve insanlık halleri arasında bir sorgulama bu...

Terörün izini sürmek için insanlığın ilk adımlarına gitmek gerek. İnsanlık avcı-toplayıcılıktan yerleşik hayata geçerken, mülkiyet ve hiyerarşi denen şeyler doğdu. İşte o zaman şiddet, liderlerin elinde bir araca dönüştü—korkuyla itaat inşa etmek için. Mezopotamya’da, zigguratların gölgesinde rahip-krallar, tanrı adına halkı hizaya soktu; cezalar, sadece suçluyu değil, tüm toplumu terbiye etmek içindi. Mısır’da firavunlar, kendilerini tanrı ilan edip korkuyu bir yönetim sanatına çevirdi. Hammurabi’nin sert kanunları da aynı mesajı veriyordu: İtaat et, yoksa yanarsın.

Antik Roma’da işler daha da ileri gitti. “Deterrere”—yani korkutmak—devletin alametifarikası oldu. Spartaküs’ün köle isyanı bastırıldığında, Via Appia boyunca çarmıha gerilen on binlerce insan, sadece bir ceza değil, bir mesajdı: “Karşı gelirsen, işte sonun.” 

MODERN TERÖRÜN DOĞUŞU: DEVRİM VE PARADOKS

Terör kelimesi, modern anlamını Fransız Devrimi’nde buldu. 1793-94’ün “Terör Dönemi”nde, Robespierre “erdemle birleşmiş terör” diye bir fikir attı ortaya: Şiddet, devrimin ideallerini kurtarmak için gerekliydi. Giyotin binlerce kafayı düşürürken, devlet kendi meşruiyetini bu kanla mühürledi. Ama bir soru havada kaldı: Eğer devletin şiddeti haklıysa, neden bir grubun ya da bireyin şiddeti haksız olsun? Bu paradoks, yüzyıllar sonra başka sahnelerde yankılandı.

Mesela Nelson Mandela. Apartheid’e karşı silahlı mücadele verdiğinde, Afrika Ulusal Kongresi “terörist” ilan edildi. Sonra bir gün geldi, Nobel Barış Ödülü’nü aldı. Filistin Kurtuluş Örgütü ya da İrlanda Cumhuriyet Ordusu da aynı çelişkiden geçti: Kimi için terörist, kimi için kahraman. Bu hikayeler şunu anlatıyor: Terör diye bir şey yok belki de; sadece kimin baktığına göre değişen bir etiket var.

Hannah Arendt’in gözünden bakarsak, işler daha netleşiyor. Ona göre, güç insanların bir arada durmasından doğar; şiddet ise bu güç zayıfladığında sahneye çıkar. Terör, insanları korkutup susturarak otoriteyi ayakta tutar—ama bedeli ağırdır: Özgürlükler bir bir kaybolur. Giorgio Agamben’in dediği gibi, bu bir “istisna hali”—devlet, tehdidi bahane edip kendini her şeyin üstüne koyuyor.

Michel Foucault’a göre “terörist” demek, birini ötekileştirip düzeni sağlamlaştırmanın bir yolu. Terör, sadece bomba ya da silah değil; aynı zamanda kimin “bizden”, kimin “düşman” olduğunu belirleyen bir kelime oyunu.

TANIMIN BOŞLUĞU

Uluslararası hukuk, terörü tanımlamakta çaresiz. Birleşmiş Milletler yıllardır uğraşıyor, ama devletlerin çıkar kavgaları her şeyi tıkıyor. 2004’te “sivillere korku salan sistematik şiddet” dediler, ama bu, özgürlük mücadelelerini nereye koyacağınızı söylemedi. Nikaragua Davası’nda, Lahey Mahkemesi ABD’nin Contras’a desteğini “yasadışı” buldu, ama “terörizm” demekten kaçtı. Hukuk, güçlülerin gölgesinde tarafsız kalamıyor. Bu boşluk, herkesin terörü kendi işine geldiği gibi yorumlamasına yol açıyor.

TÜRKİYE’DE TERÖR

Türkiye’de “terör” kelimesi, 1980 darbesinden beri bir baskı sopası. Terörle Mücadele Kanunu, sadece silah tutanı değil, kalem tutanı da vurdu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi defalarca “Bu kadarı fazla” dedi. PKK meselesi ise her şeyi karmaşıklaştırıyor: Devlet için bir terör örgütü, ama bir halkın “özgürlük umudu”. Bu çelişki, Osmanlı’dan kalma merkeziyetçi mirasın, Cumhuriyetin tek tip ulus arayışının ve Kürt meselesinin çözümsüzlüğünün bir yansıması. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan burada devreye giriyor. “Demokratik konfederalizm” diye bir yol çiziyor: Şiddeti bırakmadan, öz savunma esaslı halkların kendi kendini yönetmesini savunuyor. 

HERKESİN HERKESE KARŞI SAVAŞI

Jean-Paul Sartre bir soru bırakıyor önümüze: “Bir halk özgürlük için şiddete mecbur kalıyorsa, suçlu o halk mı, yoksa ona bu yolu dayatan düzen mi?” Sartre, şiddeti sistemin kucağına koyuyor. Güney Afrika’da Mandela, Filistin’de FKÖ böyle doğmadı mı? Thomas Hobbes’un “herkesin herkese karşı savaşı” da aynı şeyi söylüyor: Devlet, düzeni vaat eder, ama o düzeni bozarsa, insanlar kendi yolunu arar. Şiddet, bazen bir çığlık olur.

Roma’da Spartaküs’ü çarmıha geren devlet terörü, Guantanamo’da hukuku rafa kaldıran modern versiyonuyla buluşuyor. İkisi de korkuyla otoriteyi koruyor. Öte yanda, ANC, FKÖ, PKK gibi hareketler şiddeti özgürlük için kullanıyor. Aradaki fark ne? Biri düzeni savunuyor, diğeri yıkmaya çalışıyor. Ama kimin “terörist” olduğuna karar veren hep aynı: Gücü elinde tutan.

Terör, tarihin kanlı yollarından bugüne bir gölge gibi geldi. Roma’daki çarmıhlardan giyotine, Mandela’dan Öcalan’a, hep aynı soru: Kim haklı, kim haksız? Evrensel bir tanım yok, çünkü terör, kimin elinde olduğuna göre şekil değiştiriyor. Bu belirsizlik bir lanet değil, belki bir fırsat: Hukuku yeniden düşünmek, halkların sesine kulak vermek için bir kapı açabilir.

Öcalan’ın dediği gibi, özgürlük arayışı terör diye susturulduğunda, demokrasi ölür. Terör, bir hukuk meselesinden fazlası; insan olmanın, mücadele etmenin, direnmenin hikayesi. Şiddet özgürlüğün bedeli mi, yoksa tuzağı mı? Bu soru, yanıt beklemiyor...

Fırat Can Arslan

Yorumlar

Popüler Yayınlar