Neolitik’ten İmralı'ya ‘İzolasyonun’ tarihsel yolculuğu:Prometheus’un Kayalıkları


Neolitik bir köyde, tarlaların sessizliğinde, bir birey topluluğundan dışlanarak vahşi doğanın kucağına terk edildiğinde, yalnızlık yalnızca bir ceza değil, aynı zamanda insan ruhunu kemiren bir yok oluşun başlangıcıydı. Binlerce yıl sonra, Türkiye’de bir Yüksek Güvenlikli Cezaevi hücresinde, beton duvarlar arasında bir mahkûm, aynı yalnızlığın modern bir yansımasını yaşıyor—günde sadece bir saat gökyüzünü görebiliyor, o da tel örgülerin gölgesinde. İzolasyon, insanlık tarihinin en eski cezalarından biri; Neolitik Çağ’dan modern dünyaya uzanan ancak amacında ve öznelerinde büyük bir değişiklik ile taşınan bu miras, sadece fiziksel bir ayrılık değil, insanın kimliğine, aidiyetine ve zihnine yönelik derin bir müdahale. 


Neolotik’te uygulanan bu cezalandırma yöntemiyle günümüzdeki tecrit anlayışı her ne kadar benzetilse de zihniyeti itibarıyla epey farklı. O dönemde izolasyon ve dışlanma, sadece bireysel bir ceza değil, aynı zamanda toplumun güvenliği ve düzeni için bir gereklilikti. Klanlar, kolektif bir yaşam sürüyor, güçlerini ve kaynaklarını birleştirerek hayatta kalmaya çalışıyordu. Bu nedenle, grup içindeki düzeni bozan, toplumsal normlara aykırı hareket eden veya grubun huzurunu tehdit eden bireyler, dışlanarak toplumdan izole ediliyordu. Bu izolasyon, sadece bir sosyal ceza değil, aynı zamanda toplumun bütünlüğünü korumak adına alınan bir önlem olarak görülüyordu. 


Ancak, zamanla toplumsal yapılar değişti ve izolasyon anlayışı da evrildi. Bugün, tecrit ve dışlanma, Neolitik dönemdeki gibi toplumsal düzeni sağlama amacından çok uzak bir noktada duruyor. Modern toplumlarda izolasyon, genellikle bireylerin haklarının ihlali, özgürlüklerinin kısıtlanması ve psikolojik zarar görmeleriyle ilişkilendiriliyor. Özellikle iktidarların uyguladığı tecrit politikaları, toplumu kontrol altına almak ve muhalefeti bastırmak amacı taşıyor. Cezaevlerinde, savaş bölgelerinde ve otoriter rejimlerde tecrit, bireylerin fiziksel ve ruhsal sağlıklarını olumsuz etkileyen bir uygulama olarak karşımıza çıkıyor.


Geçmişteki toplumların güvenliği için önemli olan bu uygulama, bugün bireylerin haklarını ihlal eden, onları toplumdan koparan ve psikolojik zarar veren bir uygulamaya dönüştü. 


İzolasyon, ilk insan topluluklarının birini dışlamasından başlayıp, modern dünyanın yüksek güvenlikli cezaevlerine kadar uzanan uzun bir yolculuk. Bu temel yöntem, zamanla Antik Çağ’da sürgünlerle bir düzene oturmuş, Orta Çağ’da zindanlarda bir işkence aracına dönüşmüş, modern dünyada ise bireyin ruhunu şekillendirmeyi amaçlayan karmaşık bir sisteme evrilmiş. Türkiye’de günümüzde de örneğin Yüksek Güvenlikli Cezaevleri (YGC), bu evrimin günümüzdeki en çarpıcı örneklerinden biri. 


İmralı Adası ise bu zihniyetin en somut hali. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a İmralı’da uygulanan 26 yıllık tecrit, Neolitik dönemdeki izolasyon anlayışından çok daha karmaşık ve zararlı bir boyut kazandı. Günümüzde tecrit, sadece bireyi toplumsal yapının dışına itmekle kalmaz, aynı zamanda onun fikirlerini, mücadelesini ve temsiliyetini de engellemeye çalışır. Abdullah Öcalan’a yönelik tecrit, bir halkın özgürlük mücadelesini ve siyasi temsilini bastırma amacı taşır. Modern toplumlarda izolasyon, genellikle bir ceza veya baskı aracı olarak kullanılır, toplumsal düzeni korumaktan çok, bireylerin haklarını ihlal etmek, muhalefeti susturmak ve toplumsal barışı engellemek için bir yöntem haline gelir.


Neolitik toplumda, dışlanmış birey, toplumun bütünlüğü için tehlike oluştururken, günümüzde tecrit ve dışlanma, toplumu bölen, karşıtlıkları derinleştiren ve çözümsüzlüğü pekiştiren bir araçtır. Bu anlamda İmralı’daki tecrit, Neolitik dönemin izolasyon anlayışına bir tür tersine dönüşü simgeliyor. Neolitik dönemdeki izolasyon ile günümüzdeki tecrit arasındaki en büyük fark, birinin toplumun hayatta kalması ve düzenini sağlamak için bir araç olarak işlev görmesi, diğerinin ise toplumsal çözümü engelleyen, hak ihlali yaratan ve kutuplaşmayı derinleştiren bir baskı biçimi haline gelmesidir.


Bu hikâye, Neolitik Çağ’daki ilk dışlanmalardan Antik Yunan’daki Ostracism uygulamalarına, Roma’daki sürgün politikalarına, Orta Çağ’ın zindan ve manastır hücrelerine, Aydınlanma ile gelen modern hapishane sistemlerine ve nihayet Türkiye’deki YGC’lerin yoğun tecrit koşullarına kadar uzanıyor. İzolasyon, sadece bir cezalandırma yöntemi değil; insan doğasına ve toplumsal düzene dair köklü bir müdahale. 


NEOLİTİK DÖNEMDE İZOLASYONUN İLK İZLERİ


Neolitik Çağ (MÖ 10.000 - MÖ 3.000), insanlık için bir dönüm noktasıydı. Avcı-toplayıcı hayatı geride bırakıp tarım topluluklarına geçiş, yerleşik düzene geçilmesiyle birlikte mülkiyet fikrini doğurdu. İnsanlar “Bu tarla benim” demeye başladı; bu da paylaşımı, iş bölüşümünü ve hiyerarşileri beraberinde getirdi. Neolitik topluluklarda herkes birbirine sıkı sıkıya bağlıydı; birinin varlığı, diğerlerinin dayanışmasına dayanıyordu. Ancak bu yakınlık, topluluğu tehlikeye atan birini cezalandırmayı kaçınılmaz kılıyordu.


O dönemde yazılı yasalar veya hapishaneler yoktu. Cezalar, topluluğun ortak kararıyla belirlenirdi. Toprağa zarar veren, sosyal yapının karşısında duran biri, grubun hayatta kalma düzenini bozabilirdi. İşte burada izolasyon devreye giriyordu; birini topluluktan ayırmak, hem o kişiyi ortadan kaldırmayı hem de diğerlerine bir mesaj vermeyi amaçlıyordu. İzolasyon, topluluğun kimliğini ve düzenini koruma isteğinden doğuyordu; birinin düzeni bozması, güvenin sarsılması demekti. Bu tehdit, kişiyi öldürmeden toplumsal bağlarından kopararak bir “sosyal ölüm” yaratırdı.


SOSYAL DIŞLANMANIN BİÇİMLERİ VE UYGULAMA YÖNTEMLERİ


Neolitik topluluklarda izolasyon, farklı şekillerde uygulanıyordu:  


*Fiziksel Uzaklaştırma: Birini topluluktan kovmak en yaygın yöntemdi. Örneğin, tarlalara zarar veren biri köyden atılır, vahşi doğada yalnız bırakılırdı. Geri dönmesi yasaktı. Soğuk, açlık ve vahşi hayvanlarla baş başa kalan bu kişi, yalnızlığın ağırlığıyla mücadele ederdi.  


*Sembolik Dışlanma: Kişi köyde kalır, ama kimse onunla konuşmaz, ona yiyecek vermezdi. Antropologlar, bazı topluluklarda bu dışlananların adlarının anılmasının bile tabu olduğunu söylüyor. Bu, kişinin kimliğini silerdi.  


*İzolasyon Alanları: Kişiyi bir mağaraya veya köyden uzak bir bölgeye hapsetmek, modern hücrelerin ilk hali gibiydi. Öldürmeden zihinsel bir yıkım amaçlanırdı.  


PSİKOLOJİK VE NÖROBİLİMSEL ETKİLER


İzolasyonun Neolitik insanlara etkisi, modern nörobilimle daha iyi anlaşılıyor. İnsan, sosyal bir varlık; zihni, diğer insanlarla etkileşimle ayakta kalıyor. Yalnızlık, duyusal uyarıları azaltır; bu da halüsinasyonlara, depresyona ve zihinsel bulanıklığa yol açar. Neolitik dönemde vahşi doğada yalnız kalan biri, günlerce insan yüzü görmemenin ve ses duymamanın etkisiyle hayali şekiller görmeye başlardı. Açlık, soğuk ve zaman algısının kaybolması, bu çöküşü hızlandırırdı. 



KÜLTÜREL VE UZUN VADELİ ETKİLER


Neolitik izolasyon, topluluğu bir arada tutmayı hedefliyordu. Dışlanan biri, diğerlerine “Kurallara uy” mesajı verirdi. Bazen bu, dini bir ritüele dönüşürdü; kuraklık gibi felaketlerden sorumlu tutulan biri, topluluğun “arınması” için kurban edilirdi. Bu hikayeler, sözlü gelenekle nesillere aktarılır, korku ve itaat kültürünü şekillendirirdi. Ancak izolasyonun zihinsel yıkımı, kişinin geri dönme şansını yok ederdi; topluluk da onu bir daha kabul etmezdi. 


ANTİK VE ORTA ÇAĞ’DA İZOLASYONUN KURUMSALLAŞMASI


Neolitik toplulukların bu basit dışlama pratikleri, şehir devletleri ve imparatorlukların yükselişiyle farklı bir yöne evrilmeye başladı. Antik Çağ, izolasyonu siyasi ve toplumsal düzeni korumanın bir aracı olarak kurumsallaştırdı. Orta Çağ’da ise zindanlar ve dini mekanlarla sistematik bir disiplin aracına dönüştü. Bu dönemlerde izolasyon, politik istikrarı koruma, otoriteyi pekiştirme ve toplumu disipline etme amacıyla uygulandı.


ANTİK YUNAN’DA OSTRACİSM: DEMOKRATİK BİR İZOLASYON ARACI


Antik Yunan’da, özellikle Atina’da geliştirilen Ostracism, izolasyonun demokratik bir bağlamda uygulandığı bir yöntemdi. Her yıl halk meclisi, şehir için tehdit oluşturduğu düşünülen birini 10 yıllığına sürgüne göndermek için oylama yapardı. Vatandaşlar, çömlek parçalarına isim yazarak oy kullanırdı; en çok oy alan kişi şehirden uzaklaştırılırdı. Bu uygulama, siyasi dengeyi korumayı ve tiranlık riskini önlemeyi hedefliyordu.


Pers Savaşları’nın kahramanı Themistokles, MÖ 472’de ostracism’e uğradı. Salamis Zaferi’yle Atina’yı kurtarmış olmasına rağmen, artan etkisi rakiplerini rahatsız etti ve sürgüne gönderildi. Themistokles, Argos’a sığındıktan sonra Pers İmparatorluğu’na kaçmak zorunda kaldı; bu, Ostracism’in yalnızca fiziksel bir ayrılık değil, aynı zamanda bireyin toplumsal kimliğini ve siyasi varlığını yok ettiğini gösteriyor. Atina toplumu için ise bu uygulama, bir liderin kaybına rağmen demokratik dengeyi koruma adına bir zaferdi; ancak uzun vadede, Themistokles gibi yetkin liderlerin dışlanması, Atina’nın Pers tehdidi karşısındaki direncini zayıflatabilirdi. Benzer şekilde, “Adil” lakaplı Aristides, MÖ 483’te halkın aşırı güveninden dolayı sürgüne yollandı; bu, erdemin bile demokratik dengeyi tehdit edebileceği fikrini yansıtıyor. Atina Agorası’nda bulunan 190’dan fazla Themistokles çömleği, bu uygulamanın yaygınlığını kanıtlıyor. Ostracism, bireyi fiziksel olarak cezalandırmadan toplumsal statüsünü yok ederdi. Atina’da kimlik, şehirle özdeşleşmişti; sürgün, bireyi yalnızlığa ve aidiyet kaybına mahkûm ederdi. Psikolojik açıdan bu, modern “sosyal dışlanma” kavramıyla örtüşüyor; birey, reddedilmenin yarattığı anksiyete ve depresyonla mücadele ederdi. Toplumsal olarak ise ostracism, halka “Bireysel güç, kolektif iradeden üstün değildir” mesajı verirdi. 


Antik Yunan’daki bu demokratik izolasyon uygulaması, Roma İmparatorluğu’nda daha merkezi bir otorite altında farklı bir biçim aldı; izolasyon, siyasi rakipleri susturmanın bir aracı haline geldi.


ROMA’DA SÜRGÜN VE HAPİS: İKTİDARIN SESSİZ SİLAHI


Roma İmparatorluğu’nda izolasyon, siyasi rakipleri etkisiz hale getirmenin ve ahlaki normları korumanın bir yolu olarak sistematik bir şekilde kullanıldı. Sürgün, genellikle uzak bölgelere veya ıssız adalara gönderilmeyi içerirdi. Şair Ovidius, MÖ 8’de İmparator Augustus tarafından Tomis’e sürgüne yollandı. “Ars Amatoria” adlı eserinin ahlaka aykırı bulunması bu cezayı tetiklemiş olabilir. Ovidius, “Tristia”da yalnızlığını şöyle dile getiriyor: “Barbarlar arasında ne dost var ne insan; sessizlik ruhumu kemiriyor.” Tomis’teki bu sürgün, Ovidius’un edebi üretimini derinden etkiledi; bir daha Roma’ya dönemedi ve eserlerinde sürekli bir özlem ve yabancılaşma teması işledi. Roma toplumu için ise Ovidius’un sürgünü, ahlaki normlara uymamanın bedelini gösteren bir uyarıydı; ancak bu, aynı zamanda imparatorun otoritesini pekiştiren bir propaganda aracı olarak işlev gördü. Tiberius döneminde senatörler, Pandateria gibi adalara gönderildi; sınırlı kaynaklar ve sosyal yoksunluk, mahkûmları “yaşayan ölü” statüsüne indirgerdi. Hapis ise Mamertine Zindanı gibi mekanlarda uygulanıyordu; Numidya kralı Jugurtha, MÖ 104’te bu karanlık hücrede açlıkla cezalandırıldı. 


Roma’daki bu izolasyon pratikleri, Mezopotamya ve Mısır gibi diğer Antik Çağ medeniyetlerinde de farklı biçimlerde kendini gösterdi; her biri, bireyi toplumsal hayattan koparma amacını taşıyordu.


MEZOPOTAMYA VE MISIR’DA İZOLASYONUN ÇEŞİTLİLİĞİ


Mezopotamya’da izolasyon, genellikle sürgün veya zorla çalıştırma şeklinde uygulanırdı. Babil’de suçlular, çöldeki ıssız alanlara bırakılırdı. Sümerlerde dini suçlular tapınaklardan izole edilirdi; Ur’daki bir tablette, bir rahibin kutsal alandan uzaklaştırıldığı kaydedilmiş. Mısır’da ise mahkûmlar, Nil Deltası’ndaki çalışma kamplarına gönderilirdi. Firavun Ramses döneminde taş ocaklarına sürülen bir hırsızın hikayesi, izolasyonun ekonomik katkıyı da hedeflediğini gösteriyor. 

Antik Çağ’daki bu çeşitlilik, izolasyonun otoriteyi güçlendirmenin bir yolu olduğunu ortaya koyuyor. Ancak Orta Çağ’da feodal düzenin ve kilisenin yükselişiyle izolasyon, daha karanlık ve sistematik bir hale geldi.


ORTA ÇAĞ’DA İZOLASYONUN SİSTEMATİKLEŞMESİ


Orta Çağ’da izolasyon, feodal düzenin ve kilisenin otoritesini destekleyen bir araca dönüştü. Zindanlar ve manastır hücreleri, politik mahkûmları susturmak, dini normları korumak ve toplumu korkuyla disipline etmek için kullanıldı.


ZİNDANLAR: KARANLIK VE SESSİZLİĞİN GÜCÜ


Zindanlar, Orta Çağ’ın en korkutucu izolasyon mekanlarıydı. Kalelerin alt katlarında yer alan bu hücreler, karanlık ve nemli yapılarıyla mahkûmları dış dünyadan koparırdı. Londra Kulesi’nde, Sir Thomas More 1534’te VIII. Henry’ye karşı çıktığı için hapsedildi. Mektuplarında, “Karanlık günlerimi yutuyor; sessizlik kulaklarımda çınlıyor” der. Zindan duvarlarındaki “Tanrı beni unuttu” yazıları, mahkûmların çaresizliğini özetliyordu. Penceresiz ortam, duyusal yoksunluğu artırır; mahkûmlar haftalarca insan sesi duymadan yaşardı. Toplumsal düzeyde, zindan hikayeleri köylülere otoriteye boyun eğme zorunluluğunu hatırlatırdı. Zindanlar fiziksel izolasyonu uç noktaya taşırken, manastır hücreleri izolasyonu manevi bir boyuta taşıyarak bireyin ruhunu “arındırmayı” hedefledi.


MANASTIR HÜCRELERİ: MANEVİ İZOLASYON


Manastır hücreleri, dini kurallara uymayanları “arındırmak” için kullanılırdı. Küçük ve sessiz bu mekanlar, mahkûmları dua ve tefekkürle yüzleşmeye zorlardı. 12. yüzyıl rahibi Aelred of Rievaulx, yalnızlığın Tanrı’ya yakınlaştırdığını savunsa da, uzun süreli izolasyonun “zihni bulandırdığını” not eder. Bir rahibenin günah işlediği için üç ay hücreye kapatıldığı kayıtları, bu uygulamanın yaygınlığını gösteriyor. Psikolojik olarak, bu koşullar depresyon ve halüsinasyonlara yol açardı. Manevi izolasyon, bireyin ruhunu kurtarmayı mı amaçlıyordu, yoksa sadece dini otoriteyi mi pekiştiriyordu? Yalnızlık, bir insanı gerçekten “arındırabilir” mi?


Manastır hücreleri dini bir arınma aracı olarak kullanılırken, feodal toplumda izolasyon politik bir silaha dönüştü; zindanlar, rakipleri susturmanın bir yolu haline geldi.


Orta Çağ’daki bu sistematik izolasyon uygulamaları, bireyi hem fiziksel hem de toplumsal olarak yok etmeyi hedefliyordu. Ancak Aydınlanma Çağı’yla birlikte cezalandırma anlayışı değişti; izolasyon, zihni şekillendirmeyi amaçlayan modern hapishane sistemlerinin temel bir parçası haline geldi.


ANTİK VE ORTA ÇAĞ’DA İZOLASYONUN ETKİLERİ


Antik Çağ’da Ostracism veya sürgün, bireyi toplumsal kimliğinden kopararak depresyon ve anksiyete yaratırdı; Ovidius’un Tomis’teki yalnızlığı buna örnek. Orta Çağ’da zindanlar, duyusal yoksunlukla halüsinasyonları tetiklerdi. İzolasyon, otoriteye itaati güçlendirirdi; Ostracism demokratik dengeyi, zindanlar ise feodal düzeni korurdu. Ancak bu, toplumu korkuyla birleştirirken, dışlananların aileleriyle bağların kopmasıyla sosyal dokuyu zayıflatırdı. 


MODERN HAPİSHANE SİSTEMLERİNE GEÇİŞ


Orta Çağ’ın zindanlarından sonra, Aydınlanma Çağı’yla birlikte cezalandırma anlayışı köklü bir dönüşüm geçirdi. Modern hapishane sistemleri, cezalandırmanın beden yerine zihne odaklandığı bir dönemin ürünü. Kamusal infazlardan farklı olarak, bu sistemler bireyi izole ederek disipline etmeyi ve topluma “ıslah edilmiş” olarak geri kazandırmayı hedefledi.


Avrupa’da cezalandırma, barbarca yöntemlerden uzaklaşarak bireyin zihnini şekillendirmeyi amaçladı. Aydınlanma filozofları, cezaların caydırıcı ve insani olması gerektiğini savundu. Cesare Beccaria, “Cezanın amacı intikam değil, toplumu korumaktır” diyerek bu dönüşümü özetlemişti. Hapishaneler, bireyi “düzeltme” aracı haline geldi.


BÜYÜK KAPATILMA: TOPLUMUN ‘UYUMSUZLARINI’ İZOLE ETMEK


Michel Foucault’un “Büyük Kapatılma” olarak adlandırdığı süreç, 17. yüzyılda Avrupa’da suçlular, yoksullar ve akıl hastaları gibi “uyumsuz” bireyleri izole etme hareketiydi. Hôpital Général, yoksulları kapatarak bu sürecin öncüsü oldu; İngiltere’de Workhouses, yoksulları izole etti. Bu kurumlar, bireyi disipline ederek “yararlı” hale getirmeyi hedeflerdi. Ancak Foucault’a göre, bu, iktidarın kontrolünü genişletmesiydi. 


Hapishaneler, bireysel hücrelerle izolasyonu “ıslah”ın temeli yaptı. Walnut Street Hapishanesi, mahkûmları tek kişilik hücrelerde tuttu; yalnızlık, günahlarla yüzleşmeyi sağlayacaktı. Ancak mahkûmlar depresyon ve sanrılarla karşılaştı. İngiltere’de Bridewell, suçluları çalıştırırken izole etti. İzolasyon, mahkûmun içsel dönüşümünü hedeflese de, genellikle kimlik kaybıyla sonuçlandı. Yalnızlık, bir insanı gerçekten “düzeltebilir” mi, yoksa sadece daha derin bir çöküşe mi yol açar? Neolotik’ten itibaren aynı soru...


FOUCAULT’UN DİSİPLİN TOPLUMLARI VE PANOPTİKON KAVRAMI


Foucault, modern hapishanelerin bireyi ve toplumu disipline eden bir güç mekanizması olduğunu savunuyor. **Disiplin:** Bedensel kontrol, katı rutinlerle sağlanır; zihinsel şekillendirme ise izolasyonla gerçekleşir. **Panoptikon:** Jeremy Bentham’ın tasarımı, merkezi bir kuleyle mahkûmları gözetler. Mahkûmlar, izlenip izlenmediklerini bilemez; bu, “gözetimin içselleştirilmesini” sağlar. Eastern State Penitentiary’de mahkûmlar, tek hücrelerde sürekli izlendiklerini hissederdi. Panoptikon, öyle ki modern CCTV ve dijital izlemenin temelini attı. 


MODERN HAPİSHANELERDE İZOLASYONUN ROLÜ


18. yüzyıldan itibaren izolasyon, disiplin sisteminin bir parçası oldu. 


**Tecrit Hücreleri ve Süpermax Sistemleri:** ADX Florence gibi süpermax hapishanelerde mahkûmlar 23 saat hücrede kalır; beton duvarlar duyusal yoksunluğu artırır. İzolasyon, halüsinasyonlara ve depresyona yol açar; McGill Üniversitesi’nin bir deneyi, 48 saatlik yoksunluğun sanrılar yarattığını gösteriyor. Rehabilitasyon başarısızdır; tahliye sonrası mahkûmlar çoğunlukla topluma uyum sağlayamaz.

 

Mandela Kuralları, tecriti 15 günle sınırlar; ancak süpermax sistemleri bu kuralı ihlal eder. Uluslararası Af Örgütü ise bunu “psikolojik işkence” olarak tanımlar. 


Modern hapishane sistemleri, izolasyonu bir disiplin aracı olarak yeniden tanımlarken, bu yöntemin en yoğun biçimlerinden biri Türkiye’de Yüksek Güvenlikli Cezaevleri ile ortaya çıktı. Ancak izolasyon, sadece Türkiye’ye özgü bir sorun değil; dünya genelinde bireyleri susturmanın ve toplumu kontrol etmenin bir aracı olarak kullanılıyor.


YÜKSEK GÜVENLİKLİ CEZAEVLERİ VE TECRİTİN MODERN ZİRVESİ


Türkiye’de Yüksek Güvenlikli Cezaevleri (YGC), modern cezaevi sisteminin en tartışmalı örneklerinden biridir. Bir YGC olan ve çoğunlukla politik tutsakların mahkum edildiği F Tipi Cezaevleri, bireysel hücrelere dayalı yoğun tecrit modeliyle öne çıkar. 1990’ların sonlarında tasarlanan ve 2000’lerde hayata geçen bu sistem, geleneksel koğuş tabanlı modelden hücre sistemine geçişi temsil eder. Burada tecrit, 8-10 metrekarelik hücrelerde maksimum izolasyonu hedefliyor. YGC’ler, izolasyonun bireyin zihinsel ve toplumsal varlığını sistematik bir şekilde aşındırmayı amaçlayan bir disiplin aracı olarak yeniden tanımlandığı bir noktayı işaret ediyor.


YGC sisteminin kökeni, 19-20 Aralık 2000 tarihlerinde gerçekleştirilen “Hayata Dönüş Operasyonu” ile somutlaşır. Türkiye genelinde 20 cezaevinde eş zamanlı olarak düzenlenen bu operasyon, koğuş sisteminden hücre sistemine geçişi zorla uygulamaya koymayı hedefledi. Resmi rakamlara göre 30’dan fazla mahkûm hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. Devlet, operasyonu “cezaevlerindeki kaosu sona erdirmek” gerekçesiyle meşrulaştırdı. Ancak bu operasyon, YGC’lerin temel yapısını ve işleyişini anlamak için bir başlangıç noktası; sistem, mahkûmların toplu yaşam alanlarından bireysel hücrelere geçirilmesiyle tecriti kurumsallaştırdı.


YGC’LERDE TECRİTİN PSİKOLOJİK İŞKENCE BOYUTU


YGC’lerin fiziksel yapısı, izolasyonu maksimize edecek şekilde tasarlanmış:  

Beton duvarlar, sabit bir yatak, küçük bir masa ve temel bir lavabo... Hücreler 24 saat kamera ve ses sistemleriyle izleniyor; gardiyanlarla temas minimumda.  YGC’lerdeki tecrit, bireyin zihinsel direncini ve benlik algısını sistematik bir şekilde çökertmeyi amaçlayan, modern izolasyonun en yoğun biçimlerinden biridir. Hücrelerin dar ve penceresiz yapısı, mahkûmları beton bir kutuya hapsediyor. Gün ışığı çoğu zaman hücreye ulaşmıyor; havalandırma hakkı ise yalnızca bir saatle sınırlı ve bu süre, yüksek duvarlarla çevrili, tel örgülerle kaplı bir alanda geçiriliyor. Mahkûmlar, gökyüzünü tam anlamıyla göremiyor; güneş ışığı, tel örgülerin gölgesinde kırılıyor.


YGC’lerdeki tecrit, mahkûmların kimlik algısını da sarsıyor. İnsan kimliği, sosyal bağlarla şekillenir; ancak mahkûmlar, diğer mahkûmlarla iletişim kuramıyor, aileleriyle görüşmeleri kısıtlanıyor ve dış dünyayla ilişkileri kesiliyor. Bu, bireyin kendini bir özne olarak görme yeteneğini yok etmeyi hedefliyor. Yalnızlık, yoğun bir umutsuzluk ve değersizlik hissi uyandırıyor; bu duygular, depresyona ve kendine yönelik yıkıcı davranışlara dönüşebiliyor. 


Mahkûm, yalnızca fiziksel değil, zihinsel bir hapishanede tutsak. ABD’deki ADX Florence süpermax hapishanesinde mahkûmlar benzer şekilde 23 saat hücrede kalırken, YGC’lerde politik mahkûmlara yönelik yoğun kullanım dikkat çekiyor. ADX’te çete liderleri hedef alınırken, YGC’lerde politik görüşleri nedeniyle hapsedilen bireyler ön planda; bu, tecridin bir susturma aracı olarak politik bir işlevi. 

YGC’ler, yalnızca bir cezalandırma sistemi değil, aynı zamanda politik bir kontrol aracı olarak tasarlandı. 1990’ların sonları ve 2000’lerin başları, Türkiye’de siyasi gerilimlerin yoğun olduğu bir dönemdi. Sol görüşlü gruplar, Kürt hareketi mensupları ve diğer muhalif kesimler, devlet tarafından “tehlikeli” olarak nitelendirildi. YGC’ler, bu grupları susturmak ve dirençlerini kırmak için geliştirildi. Devlet, YGC sistemini “güvenlik” ve “disiplin” gerekçesiyle meşrulaştırdı. Resmi söylemlere göre, koğuş sistemi “terör örgütlerinin cezaevlerinde örgütlenmesine” olanak tanıyordu ve hücre sistemi bu kontrolü kıracaktı. Ancak insan hakları savunucuları, bu söylemi eleştiriyor. YGC’lerde uygulanan tecrit, özellikle politik mahkûmların fikirlerini ve dirençlerini kırmayı hedefliyor. 2000’lerdeki açlık grevleri, mahkûmların bu sisteme karşı bir direniş biçimi olarak ortaya çıktı; ancak bu grevler, devletin sert müdahaleleriyle bastırıldı. Bu durum, YGC’lerin muhalifleri susturmanın ve toplumsal muhalefeti kontrol altına almanın bir aracı olduğunu gösteriyor.


İMRALI’DA ‘INCOMMUNICADO’


İmralı Adası’nda Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a 1999’dan beri uygulanan tecrit, bu binlerce yıllık dönüşümün modern çağdaki en çarpıcı örneklerinden biri. İzolasyonun tarihsel mirası, burada politik bir baskı mekanizması olarak yeniden şekillenir; İmralı, yalnızca bir cezaevi değil, devletin Kürt halkının iradesini yok etme stratejisinin somut bir sembolü.

Öcalan, 15 Şubat 1999’da uluslararası bir operasyonla Türkiye’ye getirildi ve İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’ne yerleştirildi. O tarihten bu yana 26 yıldır mutlak bir tecrit altında tutuluyor. İmralı, Marmara Denizi’nde izole bir ada; Öcalan’ın gelişiyle askeri yasak bölge ilan edildi, sivillerin girişi engellendi ve ada, 24 saat gözetim altında bir tecrit laboratuvarına dönüştürüldü. Avukatlarıyla görüşmesi yıllarca engellendi; 2011-2019 arasında 8 yıl boyunca hiçbir görüşmeye izin verilmedi. 22 Ekim 2014’te başlayan barış tartışmaları öncesine kadar 4 yıl boyunca herhangi bir haber alınamadı. 

Öcalan’a uygulanan tecrit, onun şahsında Kürt halkının kolektif hafızasına ve özgürlük mücadelesine dönük bir yok etme girişiminden ibaret. İmralı’daki sistem, izolasyonun tarihsel mirasının en karanlık yüzünü temsil ediyor. 

ÖCALAN: PROMETHEUS’UN KAYALIKLARI

Öcalan bir değerlendirmesinde İmralı’yı Prometheus’un bağlandığı kayalıklara benzeterek, “Konumum neredeyse beni çağdaş bir Prometheusçuluğa mahkum ediyordu. İmralı kayalığına çivilenmem, efsanedeki Prometheus’un Kafkasya dağlarındaki çivilenmesinden farkı olmadığı gibi, ne acı ve hazin bir benzerliktir ki, bu da aynı Athena tanrısı Zeus’un torunlarınca gerçekleştirilmişti” diyor. Aynı şekilde Atina İstinaf Mahkemesindeki davamla ilgili savunmasında, “Tanrı Zeus ve yardımcısı Tanrıça Athena, Hades ve Ares’in el ele vererek, Prometheus’u bağlayıp Kafkasya kayalıklarına zincirlemeleri gibi, onların insan torunları da beni tutsak edip İmralı Adası kayalıklarına zincirlediler” demişti.


TECRİTİN SÜREKLİLİĞİ


İzolasyon, Neolitik Çağ’dan modern YGC’lere kadar uzanan bir evrim geçirdi. Güney Afrika’da apartheid döneminde siyah mahkûmlar, Robben Adası’nda izole edildi—Nelson Mandela ise 18 yıl tecritte kaldı ve “Yalnızlık, insanın ruhunu kemiren bir düşmandır” dedi. Mandela’nın bu deneyimi, onun direncini kırmadı; aksine, apartheid karşıtı mücadelesini daha da güçlendirdi ve özgürlüğe kavuştuğunda Güney Afrika’yı birleştiren bir lider olmasını sağladı. 

Neolitik topluluklarda bir bireyin vahşi doğada yalnız bırakılmasıyla başlayan bu uygulama, Antik Çağ’da sürgünlerle kurumsallaşmış, Orta Çağ’da zindanlarla sistematik bir hale gelmiş, modern dönemde Panoptikon ve süpermax hapishanelerle bireyin ruhunu şekillendirmeyi amaçlayan bir araca evrilmiş ve nihayetinde YGC’lerde psikolojik işkencenin modern bir biçimine dönüşmüş. Tecrit, birey üzerinde yalnızlık, depresyon, kimlik kaybı ve zihinsel çöküşe yol açarken, toplumda otoriteye itaati pekiştiriyor. Özgürlük, yalnızca fiziksel hareket serbestliği değil, toplumsal bağlarla var olma hakkıdır. YGC’ler ve modern izolasyon sistemleri, bireyi topluma kazandırmaktan çok, onun insanlığını aşındırmaya odaklanmış. 

Neolitik’ten YGC’lere uzanan bu yolculuk, özgürlüğün zihinsel ve toplumsal bir varoluş hakkı olduğunu hatırlatıyor. 

Fırat Can Arslan





Yorumlar

Popüler Yayınlar