İsrail’in hegemonyası Ankara’yı zorluyor
Türkiye, Ortadoğu’daki savaşın ve içteki gerilimin kıskacında bir yol ayrımında. Enerji koridorlarıyla şekillenen yeni bölgesel düzen, Türkiye’yi yalnızlaştırırken, İsrail’in hegemonyası Ankara’yı zorluyor.
Ortadoğu’da 1990’larda Körfez Savaşı ile başlayan ve 7 Ekim 2023 Gazze Savaşı ile yeni bir evreye giren çatışma süreci, Türkiye’yi hem bölgesel hem de iç politikada derinden etkileyen bir kaosun içine sürüklüyor. İsrail’in yükselen hegemonyası, ABD öncülüğündeki enerji projeleri, Müslüman Kardeşler (İhvan) hareketinin peş peşe gelen yenilgileri ve Kürt sorununun yeniden alevlenmesi, Türkiye’nin jeopolitik dengelerini altüst ediyor. Akdeniz’den Kıbrıs’a, Suriye’den Irak’a ve Kuzeydoğu sınırlarına kadar uzanan bu savaş dalgası, Türkiye’yi yalnızca bir izleyici olmaktan çıkarıp doğrudan etkilenen bir aktör ve hedef haline getiriyor.
GAZZE’DEN LÜBNAN’A: ÇATIŞMALARIN DOMİNO ETKİSİ
7 Ekim 2023’te Gazze’de başlayan savaş, Hamas’ın İsrail karşısında aldığı ağır yenilgiyle yeni bir dönüm noktasına ulaştı. İsrail’in yoğun bombardımanları ve kara operasyonları, Hamas’ın altyapısını çökertti; binlerce sivilin hayatını kaybettiği bu süreç, bölgedeki güç dengelerini yeniden şekillendirdi. Hamas’ın bu çöküşü, İhvan hareketine ideolojik ve stratejik yakınlık duyan AKP iktidarı için ciddi bir sarsıntı yarattı. Ortadoğu’da İhvan destekli yapıların birbiri ardına yaşadığı başarısızlıklar zinciri, AKP’nin bölgedeki etkisini zayıflatan bir tablo ortaya koydu. Mısır’da 2013’te Muhammed Mursi yönetiminin askeri darbeyle devrilmesi, Tunus’ta 2021’de Nahda Hareketi’nin iktidardan uzaklaştırılması, Suriye’de Özgür Suriye Ordusu’nun 2010’lu yıllarda dağılması ve son olarak Hamas’ın direnç gösterememesi, İhvan’ın bölgedeki son kalelerinin de yıkıldığını işaret ediyor.
Bu tablo karşısında AKP, krizden çıkış için riskli bir stratejiye yöneldi: İsrail ile İran arasında bir çatışma ortamı yaratmak. Lübnan’da Hizbullah ile İsrail arasındaki gerilimi körüklemek, bu planın temel taşlarından biriydi. Türkiye’nin Hizbullah’a dolaylı lojistik destek sağladığına dair iddialar uluslararası medyada yer alırken, Ankara bu suçlamaları reddetti. Strateji, Hizbullah-İsrail savaşının İran’ı sahaya çekmesi ve uzun sürecek bir bölgesel kaosun Türkiye’yi rahatlatması üzerine kuruluydu. Ancak İsrail’in 2024 sonlarında Hizbullah’a yönelik düzenlediği hava saldırıları ve özel operasyonlar, bu hesabı bozdu. Hizbullah’ın Güney Lübnan’daki üsleri ve komuta yapısı kısa sürede ağır hasar aldı.
ENERJİ YOLU PROJESİ: TÜRKİYE’NİN DIŞLANDIĞI YENİ DENKLEM
Ortadoğu’daki bu çatışmaların gölgesinde, ABD’nin liderliğinde şekillenen “Enerji Yolu Projesi” dikkat çekiyor. Hindistan’dan Basra Körfezi’ne uzanan, buradan İsrail’e bağlanan ve Doğu Akdeniz üzerinden Kıbrıs ve Yunanistan’a ulaşan bu enerji koridoru, petrol ve doğal gaz ticaretinde yeni bir harita çiziyor. Projenin teknik detayları, ABD Enerji Bakanlığı’nın 2024 raporlarında ortaya kondu: Basra Körfezi’nden İsrail’in Hayfa Limanı’na uzanan boru hatları ve buradan Akdeniz’e açılan nakil şebekeleri, yıllık 200 milyon varil ham petrol ve 50 milyar metreküp doğal gaz taşıma kapasitesine sahip olacak. Bu proje, İran’ın enerji yollarındaki etkisini kırmayı ve Hizbullah gibi vekil güçleri devre dışı bırakmayı hedefliyor.
Türkiye ise bu büyük ölçekli girişimin dışında bırakılıyor. İsrail’in projedeki merkezi rolü, Tel Aviv’in enerji ihracatındaki payını artırırken, Türkiye’nin bölgedeki ekonomik ve stratejik avantajlarını baltalıyor. Ayrıca, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs üzerinden Yunanistan’a uzanan hatlar, Türkiye ile Yunanistan arasındaki Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) anlaşmazlıklarını da yeniden gündeme taşıyor.
TÜRKİYE NEDEN DIŞLANIYOR?
Türkiye’nin “Enerji Yolu Projesi” ve İbrahimi Anlaşmalarla şekillenen yeni Ortadoğu düzeninden dışlanması, uzun süredir biriken jeopolitik, diplomatik ve ideolojik çelişkilerin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Ankara’nın Müslüman Kardeşler hareketine verdiği destek, Mısır ve Suudi Arabistan gibi Arap ülkeleriyle ilişkilerini gerdiği gibi, İsrail ve ABD’nin liderliğindeki Batı eksenli stratejilerle de ters düşmesine yol açtı. Suriye’de Rusya ile kurulan ittifak, İran’la dönemsel yakınlaşmalar ve Doğu Akdeniz’de Yunanistan ile Kıbrıs ekseninde yaşanan Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) anlaşmazlıkları, Türkiye’yi bu projelerde güvenilmez bir ortak olarak konumlandırdı. Aynı zamanda, Kürt sorunu nedeniyle içerde yaşadığı siyasi ve güvenlik istikrarsızlığı, enerji koridorunun uzun vadeli güvenliğini sağlama kapasitesine dair soru işaretleri doğurdu. İsrail’in bölgesel hegemonyasını pekiştirme hedefi, Türkiye’nin tarihsel olarak Ortadoğu’daki etkisini sınırlayan bir rekabet dinamiğini devreye soktu.
İSRAİL’İN HEGEMONYASI VE İBRAHİMİ ANLAŞMALARIN YÜKSELİŞİ
Ortadoğu’da Birinci Dünya Savaşı sonrası Sykes-Picot ve Lozan Antlaşmaları ile şekillenen ulus-devlet düzeni, yerini küresel sermayenin çıkarlarına hizmet eden yeni bir sisteme bırakıyor. 2020’de başlayan İbrahimi Anlaşmalar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Fas gibi Arap ülkeleriyle İsrail arasında diplomatik ve ekonomik bağları güçlendirdi. 2024’te Suudi Arabistan’ın da bu sürece dolaylı katılımı, Arap-İsrail uzlaşmasını derinleştirdi. Bu anlaşmalar, İsrail’in bölgesel liderliğini perçinlerken, Türkiye ve İran’ın geleneksel etkisini geriletiyor. İsrail’in 2025 başında Lübnan ve Gazze’deki askeri saldırıları, bu hegemonyayı somutlaştıran adımlar olarak kayda geçti.
Türkiye, bu yeni düzende giderek yalnızlaşıyor. Dışişleri Bakanlığı’nın kapalı oturumlarında, “İsrail’in gölgesinde bir Ortadoğu” ifadesinin sıkça kullanıldığı biliniyor. Hükümet, bu durumu “beka sorunu” olarak tanımlayarak iç politikada milliyetçi söylemleri yoğunlaştırdı. Ancak, Türkiye’nin İbrahimi Anlaşmalar sürecine dahil olma çabaları, Arap ülkelerinden ve İsrail’den yeterli desteği bulamadı.
KÜRT SORUNU: BAHÇELİ’NİN ÇIKIŞI VE ÖCALAN’IN MESAJI
İç politikada ise AKP-MHP koalisyonu, Kürt direnişini bastırma politikalarında istenen sonucu alamamanın baskısını hissediyor. 1 Ekim 2024’te Meclis’in açılışında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin DEM Parti sıralarına giderek el sıkışması, siyasi gündemi altüst etti. Aynı gün grup toplantısında konuşan Bahçeli, “Kürt-Türk kardeşliği” vurgusu yaptı ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Meclis’te konuşması gerektiğini savundu. “Türkiye’nin iç birliğe ihtiyacı var” diyen Bahçeli, bu öneriyi “bölgedeki savaşın yarattığı tehditlere karşı bir önlem” olarak sundu. Bu çıkış, 45 yıldır Kürt sorununda sertlik yanlısı bir çizgi izleyen MHP’nin geleneksel politikalarından keskin bir sapma olarak değerlendirildi.
23 Ekim 2024’te İmralı Cezaevi’nde Öcalan’ın yeğeni Ömer Öcalan ile görüşmesi, dört yıl aradan sonra gerçekleşen ilk aile ziyareti oldu. Görüşme sonrası Öcalan’ın mesajı kamuoyuna ulaştı: “Çatışmayı hukuki ve siyasi zemine taşıma gücüne sahibim; bunun için gerekli koşullar sağlanmalı.” Bu koşullar, Öcalan’ın fiziki özgürlüğü ve tecridin sona ermesi olarak açıklandı. DEM Parti’nin İmralı ziyaretleri, kısa süreli bir iyimserlik yarattı. Ancak hükümetin somut bir adım atmaması, bu sürecin bir oyalama taktiği olduğu eleştirilerini beraberinde getirdi.
İKTİDARIN POLİTİKALARI: OYALAMA VE MUHALEFETE BASKI
AKP-MHP ittifakı, iç ve dış sıkışmışlığı aşmak için Kürt sorununda yeni bir strateji izliyor. 2015’teki “Çöktürme Planı” gibi girişimler çatışmayı derinleştirmiş, kalıcı bir sonuç doğurmamıştı. Bahçeli’nin son çıkışı, bu kez farklı bir yol deneniyor gibi görünse de, İmralı’daki tecrit politikalarının devam etmesi ve Öcalan’la görüşme koşullarının iyileştirilmemesi, iktidarın samimiyetine gölge düşürüyor. Son olarak DEM Parti Grup Başkanvekili Sezai Temelli, “Süreç dondu” açıklamasında bulundu.
İktidar, aynı zamanda muhalefete yönelik baskıyı artırıyor. CHP’ye yönelik operasyonlar hız kazandı; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun “Kent Uzlaşısı” davası kapsamında 2025 başında tutuklanması, bu politikanın en çarpıcı örneği oldu. Hükümetin bu hamlesi, Erdoğan’ı alternatifsiz kılma çabası olarak yorumlanıyor. Öte yandan, HDK gibi Kürt hareketine yakın demokratik yapılara yönelik gözaltı dalgaları, baskının geniş bir yelpazeye yayıldığını gösteriyor.
ÖCALAN’IN ÇAĞRISI
Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te yaptığı çağrı, Türkiye’de ve uluslararası alanda geniş yankı buldu. Çatışmayı bitirme ve demokratik çözüm iradesi, 8 Mart Kadınlar Günü’nde kitlesel eylemlere yansıdı. Ardından 21 Mart Newroz kutlamaları, milyonlarca kişinin katılımıyla tarihi bir coşkuya sahne oldu. Ancak Öcalan’ın Newroz mesajına izin verilmemesi, iktidarın tutumunu bir kez daha ortaya koydu. Newroz alanlarında “Öcalan’a özgürlük” ve “İmralı tecridi kaldırılsın” talepleri öne çıktı.
ÖCALAN: HALK KUŞKILARINDA HAKLIDIR
Yeğeni Ömer Öcalan, Ramazan Bayramı dolayısıyla görüştüğü Abdullah Öcalan'ın halkın sürece ilişkin kuşkularına da yanıt verdiğini belirterek şunları söyledi: "Kendisine aslında şunu da ilettik; Kürt halkının size inancı son derece nettir. Bu konuda problem yoktur ama bazı kuşkuları vardır. Bu kuşkular sizden kaynaklı değil. Bu kuşkular 2015 çözüm sürecindeki yaşanmışlıklar, 2009'daki yaşanmışlıklar, 93'teki yaşanmışlıklardan kaynaklı insanlarda devlete ve iktidara karşı kuşkular vardır. Buna dönük, 'halk haklıdır, doğrudur, doğru düşünüyor, durum böyledir ama ben umudumu koruyorum. Bu sürecin yürümesi için elimden geleni yapacağım' dedi.”
Uluslararası kamuoyu da çağrıya sessiz kalmadı. ABD Dışişleri Bakanlığı, “Türkiye’deki barış sürecini destekliyoruz” derken, Almanya “Silahlı mücadelenin sona ermesi için devletin somut adımlar atması gerektiği” yönünde bir açıklama yayımladı. Çin ise, “bölgesel istikrar için diyalog” çağrısı yaptı.
ERDOĞAN’IN STRATEJİSİ
Siyasi kulislerde, Erdoğan’ın iktidarı bırakmama kararlılığı giderek netleşiyor. Muhalefeti bastırma, Kürt sorununu manipüle etme ve bölgesel gelişmelerden avantaj sağlama çabaları, bu stratejinin temel unsurları olarak öne çıkıyor. Hükümete yakın medya organları, Öcalan’ın çağrısını “PKK’nin sonu” olarak lanse etmeye çalışsa da, Öcalan’ın “Devletin adım atması gerekir” vurgusu bu söylemi zayıflatıyor. Öte yandan, Trump’ın 2025’te ABD başkanlığına dönmesi, Ukrayna savaşının sona ermesi ve AB-ABD ilişkilerindeki çelişkiler, Türkiye’ye sınırlı bir manevra alanı sunuyor gibi görünüyor.
Türkiye, Ortadoğu’daki savaşın ve içteki gerilimin kıskacında bir yol ayrımında. Enerji koridorlarıyla şekillenen yeni bölgesel düzen, Türkiye’yi tecrit ederken, İsrail’in hegemonyası Ankara’yı zorluyor. İçerde ise Kürt sorunu çözülmedikçe ve Öcalan’ın fiziki özgürlüğü sağlanmadıkça, çatışma riski devam ediyor. İktidarın oyalama politikası, halkın ve uluslararası baskının gölgesinde sürdürülemez bir noktaya yaklaşıyor. Türkiye’nin önündeki yol, ya demokratik bir çözümle kaostan çıkış ya da savaşın ve baskının derinleştirdiği bir çöküş olarak belirginleşiyor.
Fırat Can Arslan
YanıtlaYönlendir |



Yorumlar
Yorum Gönder